Liderler nereye bakıyor?

“Beyaz Yaka’ların Siyah Gömlekleri”

Liderler nereye bakıyor?

Image for post

Selamlar tekrar. Nasıldı 2020? Yakarışları duyar gibiyim. Ama neyse ki konumuz bu değil. Konumuz TedTalks tadında bir mevzu. Ekip yönetmek ya da lider vs patron klasizmi :) Bakalım neler dönüyor bu “herkesin bildiği” konu başlığının inceliklerinde.

Yönetimsel stratejiler ve tarzlar elbetteki ekip üyelerinin sayısından, çalıştığınız sektöre göre farklılıklar gösterir. Elbette ben de taksi durağındaki şoförler nasıl yönetilir” gibi bilmediğimiz, hakim olmadığımız bir konu hakkında konuşmayacağım. Ancak olabildiğince ortak becerilerden bahsedeceğim ki herkese örnek teşkil edebilelim. Aslında daha önceki yazılarımda da bir tasarım ekibi yönettiğimden bahsetmiştim. Bu nedenle digital sektör içerisinde kalmaya gayret edeceğim yazarken.

Öncelikle bir bakış açısı seçmelisiniz. Yani baya bildiğiniz baktığınız açı. Yüzünüzün ve sırtınızın dönük olduğu duruşunuz. Burada iki ve opsiyonel 1 seçeneğiniz var. Birincisi “takıma dönük çalışma”.

Takıma dönük (takım odaklı) çalışan yöneticilerin tarzını şöyle özetleyebilirim. En önemli fark, şirket çıkarlarından daha çok takım çıkarlarını düşünürler. Daha rahat çalışmalarını sağlamak için ekip ihtiyaçlarına odaklanırlar. Şirket çıkarlarıyla bile örtüşmeyen konularda takımın yanında olup dengi yöneticileri ya da üst yöneticileri ve hatta insan kaynakları gibi bölümleri ikna etme yolunu tercih ederler. Bu konular en küçüğünden en büyüğüne kadar farklılık gösterebilir. Örnek vermek gerekirse, mesela tasarımcılar bilgisayarlarından memnun değiller. Burada “takım odaklı yönetici” bilgisayarların yenilenmesi için üst kurul baskı yapar. Çatışır. Elbette ki ya olumlu bir sonuç alır ya da sonuçsuz kalır. E tabi bu çatışma sizin konumuzu şöyle belirler: Sizi seven, size bağlı bir takım, öte yandan da üst kurullar tarafından sorunlu bir yönetici imajı. Buradaki imajınızı ve duruşunuzu iyi belirlemek zorundasınız. Büyük/küçük sorunları sürekli takım lehine çözmeye çalışırken ana iskeleti zedeleme ihtimaliniz oldukça yüksektir. En riskli yönetici stilidir. Çünkü takım bir gün azalır, dağılır küser, siz de kendinizi bir dönem çatıştığınız yöneticilerin kucağında bulursunuz. Kovulma ihtimaliniz oldukça yüksek bir tercihtir. Yani doğru yapılmaz ise işiniz oldukça zordur. Peki işinizi daha kolay hale nasıl getirirsiniz. Evet 2 : “Yöneticilere dönük çalışma”.

Yöneticilere yüzünüz dönük bir yönetici tarzını benimsediğini anda bir tercih yaptınız demektir. Burada da aynı örneği vereyim. Takım bilgisayarlarından memnun değil, siz de takıma “bakalım” gibi genel bir yanıt verirsiniz. Ya bunu üst kurullara hiç bildirmesiniz. “Çıkıntılık yapmayak şimdi durup dururken”. Ya da “bence çok önemli değil ama takımın böyle bir ihtiyacı varmış” gibi siyasi bir dil kullanarak ufaktan çıtlatırsınız. Sonuç olumluysa kazandınız. Sonuç olumsuz ise kaybetmediniz. Yani kaybetmediniz derken yerinizi korudunuz. Takımda çatırdamalar başladı bile. “Aman n’olcak? Biri gider, biri gelir“ kafasına girebilirsiniz. Buradaki kazancınız eğer ki ekip sofrasından daha çok patron sofrasındaysanız yükselmeniz diğerlerine göre 2–3 kat daha hızlı gerçekleşecektir. Çünkü hiç bir patron ya da üst düzey yöneticiniz sizin takımla olan ilişkinizi yeterince önemsemez. Zaten göreviniz olduğunu düşünür. Hatta sizin hakkınızda fikri bile olmayabilir. Yani sırtımızı takıma, yüzümüzü yukarı dönersek, o masada yeriniz hep olur. Fikirleriniz hep dinlenir ve elbet birgün uygulanır. Kariyer basamaklarını “bir tık” daha hızlı tırmanmak ama geride bıraktıklarınızdan ufak küfürler yemek istiyorsanız baya iyi bir yol.

Peki opsiyonel tercihimiz. Evet en doğrusu bu. Dönmek. Sürekli dönmek. Bazen takıma doğru dönmek, bazen yukarı doğru dönmek. Buradaki dengeyi iyi sağlarsanız işte bu “şirket için çalışma” olabilir. Takımın ihtiyaçlarını dinleyip uygulamak için gayret gösterirken, yöneticilere bütün içtenlikle başardıklarınızdan, beklenti ve reel hedeflerinizden bahsedip tüm olayları tatlıya bağlayabilirsiniz. Bir kere “Bence hayır!” kalıbını aklınızdan çıkarmalısınız. Arabulucu olmak zorundasınız. Özellikle, yapacağınız büyük hamleleri “önce yöneticilerinize” sonra “takımınıza” sormalısını. Ama mutlaka sormalısınız. Böylece üzerinizdeki baskıyı da azaltmış olursunuz. “Aaa bu en güzeliymiş neden öbürlerini yapalım kiieee?!” dediğinizi duyar gibiyim. Evet bu en güzeli de, bu sizin pek de etkili olmadığınızı düşündüren bir yoldur. Yani bir şeyleri doğru yaparsınız, şirketi ya da yönettiğiniz takımla birlikte geliştirirsiniz, ancak tam ortada olduğunuz için sizden pek bahsedilmez. Yani iki tarafında kazanmanız ne kadar zor ise iki tarafı kaybetmeniz o kadar kolaydır. Hele yönetimsel bir değişiklik oldu mu vay halinize. Her şeye yeniden başlarsınız. Çünkü takım sizi tanısa da yeni yöneticiler hakkınızda hiçbir şey bilmez. Anladınız mı bu 3 ucu boktu zamazingoyu.

Tavsiye niteliğine “lider vs patron” kalıbının gösterdiği yolda, uyguladığım yöntemlerden de kısaca şöyle bahsedebilirim. Sanırım ben %75'i takıma dönük %25'i ise şirkete dönük bir yönetici adayıyım. Genelde takımla birlikte vakit geçirmeyi, onların taleplerine önce kendi imkanlarımla hızlı ve yaratıcı çözümler üretmeyi tercih ediyorum. Onlara daha ferah bir oda sağlamak, kavgasız gürültüsüz bir arkadaşlık ortamı yaratmak, gereksiz mesailerden kurtarmak, tasarım kalitelerini yükseltmek ve hedefleri doğrultusunda belirli tasarım, liderlik, sunum eğitimleri vermek. Bunlar kimsenin benden istemediği ama benim için önemli yönetici önceliklerimden bazıları. Öte yandan da şirket içinde edeceği etkisini tahmin edemediğim her konuyu, diğer yönetici arkadaşlarıma, patronlarıma vs sorar, ortak bir paydada buluşmaya çalışır öyle uygulamaya geçerim. Burada da manipüle yeteneğiniz devreye girmek zorunda da kalabilir elbette. He, herkesi mutlu edebilir misiniz? Başkaların da başka stratejileri var mıdır? Sizin yapmaya çalıştıklarınız, başkalarının planlarıyla çatışır ve kavga çıkar mı? Bunlar çok olası. Ancak doğru bildiğinizi düşünüyorsanız, bir de daha önce yaptığınız hamlelerin en az %90'ı olumlu sonuç verdiyse, bu riske kesinlikle değer.

Kısacası “babanızın oğlunun şirketi”nde çalışmıyorsanız bütün iş sizin iç mahkemenizle alakalı. İş ahlakına sahip ve vicdanlı, adaletli bir yapıya sahipseniz size inanan, güvenen sizi seven bir takım yaratabilirsiniz. Kaç kişi olursa olsun bu takım sizin askerlerinizden çok kardeşleriniz olur. Mutlu insanlar, mutlu bir takım ve başarılı işler yaratmış olursunuz. Yine bu vicdan, adalet ve yeterli iş ahlakı çerçevesinde şirketiniz için güzel şeyler yapmaya devam eder ve hakettiğiniz şeyleri almak için doğru anı beklersiniz. Bu an vaktinden çok önce gelebilir ya da hiç gelmeyebilir ama yine de burada hata yapmamak zorunda olduğunuzu da unutmayın. Çünkü başarının görünmesi herkese nasip olmaz. Moralinizi bozmayın.

Hadi size “moralinizi bozmamak” için çok önemli “başarı” matematiklerinden bahsedeceğim bir yazı hediye edeyim. İlerleyen günlerde bakalım mı? “Başarı” ihtimalimiz nedir? Nasıl başarılı oluruz? Başarısızlığın, mutluluğumuza balta vurmasına nasıl engel oluruz?

Konuşalım.

SG.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store